Derealizasyon: Gerçeklikten kopuşun sisli yüzü, nedenleri ve etkisi

Bir odanın ortasında otururken bile, sanki camın ardında bir dünyayı seyrediyormuşsunuz gibi olur. Bu tuhaf kopuş hissi, psikolojide derealizasyon diye anılıyor. Gerçeklik duygusunun geçici biçimde bulanıklaştığı bu deneyim, stres, kaygı ve zihinsel yorgunluk gibi etkenlerle tetiklenebiliyor. Kimi kişi bunu kısa bir dalgalanma gibi yaşarken, bazılarında gündelik akışın içine sızan bir sis perdesine dönüşüyor.
Gerçeklik sisin ardında kaldığında
Çevredeki yüzler tanıdık kalır ama sanki uzaktan izleniyormuş gibi bir mesafe hissi doğar. Sesler yankılı gelir, renkler solar, zamanın akışı tutarsızlaşır. Kişi, ortamda olduğunu bilir fakat duygusal bağ sanki ince bir çizgiyle kesilmiştir. O anlarda hayat bir film sahnesine dönüşür, kendisi de perdenin önündeki izleyiciye. Bu duygu kapıyı çaldığında, insanın içinden geçen ilk tepkilerden biri çoğu zaman “Bende mi bir şey var?” olur.
Beynin bu tabloyu yaratmasının ardında, kendini koruma refleksi yatar. Yoğun baskı, korku ya da gerginlik anlarında zihin, yükü hafifletmek için duygularla çevre arasına mesafe koyar. Geçici bir savunma gibi işler; kimi kişidese tekrarlayıcı epizotlara dönüşebilir. Sıradan anlarda bile “Sanki burası gerçek değil” düşüncesi belirir. Algı sürer, fakat duygusal temas kopar ve bu kopukluk, yer yer çaresizlik ya da ürküntü doğurur. Kimi anlarda bu mesafe nefes aldırır, kimi zamansa insanı içten içe yorar.
Bu hal bir bozukluk etiketi taşımak zorunda değildir; çoğu zaman bedende yankı bulan bir gerilim cevabıdır. Ancak uzadığında, gündelik yaşamın tadını ve ritmini derinden zedeleyebilir. Okuyanların “Ben de bunu yaşadım” demesi şaşırtıcı olmaz.
Zaman bükülürken duyular soluyor
Zaman algısı da kolayca kayar; duruyormuş gibi gelir ya da hızını artırır. Saatler geçer fakat kişi akışa eşlik edemediğini hisseder. Gün içindeki işler otomatiğe bağlanır, ne söylendiğini ya da ne düşünüldüğünü hatırlamak güçleşir. Sanki içsel bir “otomatik pilot” devrededir. Bu durum, bazı anıların bulanıklaşmasına yol açar; bir arkadaşla konuşurken kelimeler anlamını kısa süreliğine yitirir. Her şey olur, ama hiçbir şey tam yaşanmış gibi gelmez.
Duyular da donuklaşabilir. Çevredeki renkler sanki canlılığını bırakır; kırmızı, bildiğimiz kırmızı değildir. Sesler uzak bir yerden geliyormuş gibi duyulur, dokunuşlar anlamını yitirir; dünya sanki bir filtreden geçmiştir. Böyle anlarda beyin, tehdit algıladığında duygusal merkezleri kısar; duygusal tepki azalır ama beraberinde hayatın parlaklığı da söner. Bu tabloda depresyonla karışabilecek noktalar bulunsa da önemli bir fark öne çıkar: Kişi, duygularına erişemediğini fark eder; bilinci yerindedir fakat müdahale etmekte zorlanır. Bu farkındalık bazen kurtarıcı olur, bazen de yıpratıcı bir döngüye dönüşür.
Bu halin gelip geçici doğası, birçok kişide sessiz bir tedirginlik bırakır. Sis dağıldığında ise manzara yine görünür; o ana dek sabırla beklemek bile başlı başına bir güçtür.





