Emeklinin Ölümü

Uzun yıllar çalışmış, çabalamış, yorulmuş bedenleri dinlendirme vaktidir emeklilik. Ömrümüzün son demi de diyebiliriz. Hafta sonu ve tatil günlerinde çalışma hayatının o monoton çarkından uzaklaşılır. Hafta içi her gün aynı saatte kalkmak, işine gitmek, trafik kaosu sonrası uyuyuncaya kadar geçireceği birkaç saat, sosyal yaşamının belki de en güzel anlarıdır ailesiyle.
Sahil kasabaları emeklilerin sakin bir ortamda yaşamak için tercihlerinin başında gelir. Buralara dışarıdan gelenler için bir istatistik yapılsa, ilk sırayı tek başına yaşayan insanlar oluşturur.
Akdeniz’in bu şirin kasabasında da durum böyle. Sahildeki çay bahçeleri, kafeler insanların buluşma yeridir. Emekli öğretmen Derviş, bir kamu bankasından emekli Hulusi, Hüseyin kaptan ve arkeolog Rüstem’in de buluşma yeri bu sahildeki belediye kafesi. Her gün öğleden sonra burada buluşur, sohbet ederler. Konu, ağırlıklı olarak siyaset ve ekonomik koşullardan oluşur. Ortak konuyu ise sağlık oluştururdu. Emekli olup belli bir yaşa gelince sağlık problemleri kaçınılmaz oluyor. Sağlık ocağı, hastaneler düzenli uğrak yerlerinden. Derviş Hoca da diğerleri gibi tek başına yaşayanlardan. Yıllarca değişik okullarda edebiyat öğretmenliği yapmış, okumayı çok seven, yaşına karşın oldukça sağlıklı görünen bir yapıya sahip. Emekli olduktan sonra kendisi gibi öğretmen olan eşinden ayrılmak zorunda kalmış. Ayrılınca da kendi deyimiyle “buraya kaçmış”. Bir dijital gazetede şiir ve makaleler yazıyor. İki oğlu varmış, “Durumları iyi, kimseye muhtaç değiller, gözüm arkada değil. Haberleşiyoruz,” diye bahseder. Arkadaşları Hulusi, Hüseyin kaptan ve Rüstem’in de farklı bir durumları yoktur. Bazen buluşmalarına başka tanıdıkları da eşlik eder ve içlerinde en yaşlısı Derviş öğretmene takılmadan edemezler.
“Yav hoca, yaşın ilerledi, tek başına artık zor, ne yapacaksın?”
“Ben hayatımdan memnunum arkadaşlar. Yirmi beş yıldır yalnız yaşıyorum; kendi işimi kendim yapıyor, canımın istediğini pişirip yiyorum. İkinci bir kişiye tahammül edemem. Çocuklar da diyor ‘gel baba’ diye ve hatta ‘kendi başına, istiyorsan yakınımızdan bir ev tutarız’. Yok, yok arkadaş; ben buraya alıştım, buradan başka bir yerde yapamam. Sudan çıkmış balığa dönerim. Emekli maaşım bana yetiyor, sigara yok, sosyal hayat yok. Burası yazlık bir yer, yazın bir şort, bir tişört, tamam. Akşamları bir bardak içkiden başka lüksümüz de yok. Her gün sahilde yürüyüş yapıyorsun, trafiği düşünmeden istediğin yere yürüyerek gidebiliyorsun. Ben de aklımdan geçirmiyor değilim ama, ‘otur oturduğun yerde’ deyip geçiyorum. Tamam, yaşımız ilerledi, kabul ediyorum. Eski model arabalar gibiyim, bir ayağım hastanede. Hastaneler ikinci adres gibi anasını satayım.”
“Haklısın da, ölümü de düşün hocam,” diyor arkadaşları.
“Ölüm dediğin nedir ki! Uyudun, uyanmadın. Bu kadar. Hem doğanın yasası böyle değil mi? Doğum gerçekse, ölüm de gerçek. Hayatta hiç sevmediğim şey, hasta olup yatmak. İşte bunu kabul edemiyorum. Yatağa bağımlı kalmak hem hasta için, hem de yakınları için eziyet. Buna katlanamam. Sonra, öldük diyelim, iletişim bu kadar ilerlemişken çabuk duyulur ölüm haber. Zaten sen öldüğünü bilmezsin, kalanlar bilir senin öldüğünü. Öyle değil mi? Bir de yazın sıcağında ya da soğuk ve yağmurlu bir günde ölmek istemem. Hissettiğim zaman, ölümden sonra yapılması gerekenleri önceden yazar, bilgisayara ya da telefonuma kaydederim.”
“Âlem adamsın be hoca!” diye güler geçerdi arkadaşları.
“Yahu arkadaşlar; şurada yıllardır yaşıyoruz, aldığımız üç kuruş emekli maaşı anca yetiyor. Ot gibi yaşıyoruz anasını satayım. Eskiden böyle miydi? Eskiden tiyatroya giderdik, sinemaya giderdik, ayda bir de olsa dostlarla buluşup birkaç kadeh içki içerdik. Arada sırada çocuklarla dışarıda yemek yer, tatile giderdik. Her gün gazete alırdım, ne okuduysak o zamanlarda okuduk. Şimdi ot gibi yaşıyoruz. Bir arkadaşa çay ısmarlarken düşünüyoruz. Ne kaldı bu dünyada?”
Emekli hayatımızın özeti bu ve benzeri günlerle gelip geçiyor.
Bir hafta sonu, yine akşam yemeğini yemiş, televizyonu açmış, kulağı televizyondaki açık oturumda, bilgisayarında bir şeyler yazıyor. Akşam dostu bir bardak şarabından arada bir yudum içip, televizyona bakıp tekrar yazmaya devam ediyor. Göğsünde bir yanma hissetti, eliyle göğsünü ovalayıp masaj yaptı, hafifler gibi oldu. Ellerini, kollarını sallayıp oturduğu yerden hareketler yaptı, “Boş ver, geçer birazdan,” deyip bir yudum şarap daha içti… Geçmiyor, göğsündeki yanma artıyordu. “Bir ambülans çağırsam mı?” dedi kendi kendine; sonra vazgeçti. “Şimdi ambülans çağırsam akşamın bu vaktinde, hem de hafta sonu, serum, iğne derken yatırırlar, hafta sonunu hastanede geçirmek var. Boş ver, sabaha bir şey kalmaz, geçer. Hastanede yatmak bir şey değil, hafta sonu çocuklar telefon eder ve hastanede olduğunu duyarlarsa atlayıp gelmek isterler. Boş ver, kimseyi telaşlandırmanın âlemi yok; sık dişini…”
Göğsündeki sancı, sırtında ve kollarında da başlamıştı. “Şuraya her ihtimale karşı çocuklara not yazayım, ne olur ne olmaz,” dedi. “Gitmeyeceğim hastaneye, ne kadar ağrı olsa da sabaha kadar sabredeceğim, geçer,” diye bir o yana, bir bu yana yatağında acıyla dönüp durdu.
“Ölürsem yatağımda öleyim, kimseye muhtaç olmadan,” derdi.
Uyudu, uyanamadı.
1 şubat 2026

Bünyamin Pehlivan’ın objektifinden Bodrum manzarası…

Bünyamin Pehlivan
Monochrome türünde eserler veren M. Bünyamin Pehlivan, Gazi Eğitim Enstitüsü mezunudur. Ankara'da üç kişisel sergi açan ve bu dönemini "çıraklık yılları" olarak tanımlayan sanatçı, 2002'de Bodrum’a yerleşerek atölyesini açtı ve o tarihten itibaren mavi ağırlıklı eserler üretmeye başladı. "Mavinin ressamı" olarak anılan Pehlivan'ın yapıtları 20'yi aşkın ülkede özel koleksiyonlarda yer almaktadır. Eserlerinde, Anadolu halkının yaşadığı zorlukları işleyen Pehlivan, aynı zamanda Nâzım Hikmet'in şiirlerini resimleştiren ressam olarak da bilinmektedir. Pehlivan, Bodrum Plastik Sanatlar Oluşumu'nun da kurucuları arasındadır.
Tüm Yazılarını Gör →