Işık, insanın yüzüne asılan bir yalandı. Gün, aynalara karşı salınır; geceler ise, aynaları kırardı. İnsanlar kırık camlardan sızan seslere kulak kapadı. Çünkü her ses, karanlığın bir kırık parçasıydı. Gündüz, kusurlarını örtmek için karanlığı yarattı. İnsan, karanlıkta ilk defa içinden geçen ikinci nefesi hissetti. Bu soluk, şehvetli, ıslak ve yabancıydı. Güneşin göğsüne eğildi soluk, bütün irinlerini akıttı. Işık kirlendi. İnsan sustu. O günden sonra gün doğmadı; sadece karardı. İnsan ise karanlığın her daim orada olduğunu anladı. Kaçtığının karanlık değil, kendisi olduğunu bildi. Böylece soluk, özgür kaldı. Şevval Tuğçe Değirmenci’nin objektifinden gündoğumu…