Ege’nin gözlerden ırak, küçücük bir koyunu çevreleyen zeytin, mandalina, portakal ağaçları ve ormanlar içine gizlenmiş bir köy. Kasabaya ormanların içinden geçen, dar ama bakımlı bir yol ile ulaşılıyor. Gerçi insanların pazar alışverişleri dışında kasaba ile ilişkileri fazla olmuyor. Küçük bir ilkokulda görevli dört öğretmen var. Köyün ortasındaki caminin, cuma günleri ve bayram namazı dışında fazla gideni yok. Balıkçılık, hayvancılık zeytin, portakal, mandalina tek gelir kaynakları. Sahildeki ufak bir balıkçı lokantası, aynı zamanda meyhane görevini de yapıyor. Köy kahvesi, boş zamanlarında köylülerin buluşma yeri. Genellikle akşamüzeri kadınlı-erkekli sohbet ederler, çaylarını yudumlarlar. Kahvenin devamlı müşterisi Yusuf, hiç eksik olmaz. 12 Eylül döneminde üniversite öğrencisi iken gözaltına alınıyor, işkenceler ve hapislik derken nerdeyse kafayı üşütecek duruma gelmiş. Cezaevi nedeniyle okula gidemediği için kaydı silinmiş, hapisten çıkınca bir süre Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde tedavi görmüş, o günden sonra da adı Deli Yusuf’a çıkmış. Uzun boylu, yakışıklı birisi. İlerlemiş yaşına karşın hâlâ dinç ve atak. Küçük bir zeytinlikleri var; balığa çıkar; bunların dışında kitap okur ve güncel haberleri takip ederdi. Yusuf’un köyde anlaşamadığı tek kişi yeni muhtar ile caminin imamıydı. Köyün en varlıklısı muhtar Sait’ti. Dedesi Kurtuluş Savaşı’nda askere gitmemiş, hilafet yanlısı birisiymiş. O yıllarda köydeki tek bakkal dükkânı dedesininmiş. İşgal yıllarında Yunan subayları evinden eksik olmazdı. Muhbirlik yaptığı söylenirmiş. Köyün gençleri Kuvayı Milliye’ye katılınca, köyde yaşlılarla birlikte genç olarak sadece o kalmıştı. Yokluk yıllarında köylünün tarlalarını, zeytinliklerini, bahçelerini yok pahasına kapatmış, neredeyse köyün tamamına sahip olmuştu. İktidar partisinin siyasetçileri ile sıkı fıkıydı. Onların önerisiyle muhtar adayı olmuş, istemeyerek de olsa onu muhtar seçmişlerdi. “Ben burada devleti temsil ediyorum, ona göre davranışlarınıza dikkat edin!” diye köylülere tehditkâr ifadelerde bulunmaya başlamıştı. Bu tavırlarına tepki de Yusuf’tan gelir, “Senin her tarafın devlet olsa ne yazar! Devleti temsil sana kaldıysa vah memleketin haline,” derdi. Muhtar da, “Bak Deli Yusuf, boşuna deli dememişler sana, Bakıköy de uslandırmamış seni, ayağını denk al!” gibilerden tehditler savururdu. Yusuf’un, “Biz işkenceyi de, hapishaneyi de gördük; kimseye eyvallah etmedik, etmeyiz de! Köylüyü hafife alma!” yanıtıyla muhtar çeker giderdi. Mevsim yaz olunca insanlar en serin yer olarak sahilde hem denize girer, hem de söyleşirlerdi. Bu yaz da öyleydi. Köyün ortasında bulunan ilkokulun etrafından hiç ayrılmayan muhtarın davranışları, diğer köylüler gibi Yusuf’un da dikkatini çekmişti. Okul küçüktü, büyükçe bir bahçenin içerisinde her sınıf için bir derslik ve eski muhtarın gayretleriyle yaptırılan öğretmen lojmanları vardı. “Hayrola muhtar; bir şey mi var? Çok bakıyorsun okula?” “Yok bir şey. Okula giden öğrenci sayısı az, okulda toplam elli-altmış öğrenci var. Bu kadar az çocuk için bu binalar heba edilmemeli. Burayı değerlendirelim, köye bir faydası olsun, çocuklar kasabadaki okullara gitsin diye kaymakamla görüştüm.” “Sen ne diyorsun muhtar? Okul kapatılır mı? Sonra çocuklar nasıl gidecek kasabaya? Olmaz öyle şey.” “Onu da düşündük; taşımalı eğitim diye bir şey var; taşımalı olacak. Köy için büyük projeler düşünüyoruz, burayı turizm cenneti yapacağız Allah’ın izniyle.” Ormanlara dönerek devam etti: “Bunları görüyon mu? Bunların içine orman villaları yapacağız, okulun olduğu yere de koskocaman bir turistik otel. Köy gelişecek, yeni yeni mağazalar açılacak.” “Muhtar! Sen köyü, köylüyü değil, kendini düşünüyorsun. Dedenden beri ele geçirdiğiniz köy yetmedi, şimdi tamamını peşkeş mi çekeceksin? Köylü buna rıza gösterir mi? Bunları hiç düşündün mü? Vazgeç bu işlerden, bozma köyün huzurunu.” “Bak Yusuf Efendi; bak ‘Deli Yusuf’ demiyom, ‘Yusuf Efendi’ diyom; Angara bu işin içinde. Ora istedikten sonra, sana da, köylüye de laf düşmez.” Yusuf, muhtarın niyetini anlamıştı, ileri gidecek olsa kötüye varacaktı tartışmanın sonu. Sahile doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. “Memleket ne hale geldi, ne köyü düşünen var, ne köylüyü. Varsa yoksa ceplerini doldurmak.” Bu duygularla kahveye geldi. “Merhaba komşular,” deyip bir sandalye çekip oturdu. Kahve kalabalıktı, masaların etrafına kümelenmiş konuşuyorlardı. “Merhaba Yusuf,” diye karşılık verdiler. “Hurşit, bi’ kahve yap!” diye kahveciye seslendi. “Hayrola Yusuf, kim kızdırdı seni? Sinirli görünüyorsun,” dedi Hurşit. “Nasıl sinirli olmayayım yav! Muhtar olacak gavat gene kirli işler peşinde.” “Celallenme! Anlat hele ne oldu?” diye köylülerden birisi seslendi. Yusuf olanları anlattı kahvedekilere. Kahvedeki sohbet havası birden buza döndü. Sandalyesini alan Yusuf’un etrafında kümelenmeye başladı. “Bir de muhtar güya; köyün hakkını koruyup gözeteceği yerde düşündüklerine bak pezevengin. Ama daha ortada bir şey yok; izin vermeyiz. Bu köyde yaşayan biziz, b