Eskiden yayıncılık denildiğinde akla televizyon stüdyoları, büyük medya şirketleri, kameralar ve kalabalık ekipler gelirdi. Bugün ise bir masa, bir mikrofon ve internet bağlantısı milyonlarca kişiye ulaşmak için yeterli olabiliyor.

Teknoloji yayıncılığı değiştirdi. Hukuk ise bu değişime yetişmeye çalışıyor.

Son günlerde YouTube üzerinden düzenli haber, analiz ve sokak röportajı yayımlayan kanalların lisans kapsamına alınması tartışılıyor. Dijital yayın gelirlerinden pay alınması ve içeriklerin yapay zekâ destekli sistemlerle denetlenmesi de gündemde.

Bir hukukçu olarak bu tartışmayı önemsiyorum. Çünkü mesele yalnızca YouTube kanallarından ibaret değil. Burada aslında kimin yayıncı sayılacağına, kimlerin izin almak zorunda kalacağına ve devletin dijital alandaki denetim yetkisinin nereye kadar uzanacağına karar veriliyor.

İlk bakışta düzenleme fikri son derece makul görünebilir. Milyonlarca takipçiye ulaşan, reklam geliri elde eden ve kamuoyunu etkileyen yayıncıların hiçbir sorumluluk taşımaması elbette savunulamaz.

Ancak hukukun en zor alanlarından biri, hak ile sorumluluk arasındaki sınırı doğru çizmektir.

Yanlış çizilen bir sınır, zararlı içerikle mücadele etmek isterken ifade özgürlüğünü daraltabilir.

Her düzenli yayın profesyonel yayıncılık mıdır?

Tartışmanın merkezindeki ifadelerden biri “düzenli yayın yapmak.”

Fakat düzenli yayın ne demektir?

Bir kişinin haftada iki kez video paylaşması mı? Her sabah canlı yayın açması mı? Reklam geliri elde etmesi mi? Belirli sayıda takipçiye ulaşması mı?

Bu soruların açık cevabı yoksa, uygulamanın sınırı da belli değildir.

Bir genç odasında oturup haftada birkaç kez gündeme ilişkin değerlendirme yapabilir. Bir emekli yaşadığı ilçedeki sorunları anlatabilir. Bir gazeteci kendi imkânlarıyla sokak röportajları yayımlayabilir. Bir şirket ise profesyonel ekip kurup gün boyu yayın yapabilir.

Bu kişilerin tamamını aynı hukuki kategoriye yerleştirmek adil olmaz.

Profesyonel bir yayın kuruluşuyla kişisel içerik üreticisi arasında açık bir ayrım yapılmalıdır. Aksi hâlde bugün büyük kanallar için getirilen bir düzenleme, yarın birkaç bin takipçisi bulunan kişilere kadar genişleyebilir.

Hukukta belirlilik yalnızca teknik bir ilke değildir. Vatandaşın kendisini güvende hissetmesini sağlar.

İnsan, hangi davranışının hangi hukuki sonucu doğuracağını önceden bilmelidir. “Düzenli yayın”, “kamusal etki” veya “profesyonel içerik” gibi ifadeler tek başına bırakılırsa karar, uygulayıcının yorumuna bağlı hâle gelir.

Hukukun olduğu yerde sürpriz olmamalıdır.

Dijital yayıncılık gerçekten denetimsiz mi?

YouTube ve diğer sosyal medya platformlarının tamamen denetimsiz olduğu sık sık söyleniyor. Oysa bu doğru değil.

Bir kişinin internet üzerinden hakaret etmesi, tehditte bulunması, özel hayatı ihlal etmesi veya kişisel verileri hukuka aykırı biçimde paylaşması hâlinde mevcut kanunlar uygulanabilir.

Telif hakkı ihlalleri, çocukların korunması, nefret söylemi ve suç teşkil eden içerikler bakımından da hukuk devreye girebilir.

Dolayısıyla tartışmayı “ya lisans gelsin ya da internet tamamen başıboş kalsın” şeklinde sunmak doğru değildir.

İnternet hukuksuz bir alan değildir. Asıl tartışma, mevcut sorumluluklara ek olarak yayın yapmanın önceden alınacak bir izne bağlanıp bağlanmayacağıdır.

Bu ayrım oldukça önemlidir.

Bir kişinin yayımladığı hukuka aykırı içerikten sonradan sorumlu tutulması başka bir şeydir. Henüz ne söyleyeceği bilinmeden yayın yapabilmek için izin almasının istenmesi başka bir şeydir.

İkinci durumda devlet, içeriği değil yayın yapma hakkını düzenlemeye başlar.

Lisans sorumluluk mu getirir, izin sistemi mi oluşturur?

Lisans kelimesi ilk duyulduğunda teknik bir işlem gibi gelebilir. Ancak lisansın hukuki sonucu, yayın yapmanın belirli koşullara bağlanmasıdır.

Bu koşullar makul, açık ve ulaşılabilir olabilir. Fakat ağır mali yükümlülükler, yüksek ücretler ve karmaşık başvuru süreçleri getirilirse lisans fiilî bir engel hâline dönüşebilir.

Büyük medya şirketleri bu maliyetleri rahatlıkla karşılayabilir. Bağımsız gazeteciler, küçük haber kanalları ve birkaç kişinin yürüttüğü yayınlar ise zorlanabilir.

Böyle bir durumda düzenleme görünüşte herkese eşit uygulanır. Ancak gerçekte yalnızca ekonomik gücü bulunanların yayın yapmasına imkân tanır.

Eşitlik her zaman herkese aynı yükü yüklemek değildir. Kişilerin ve kuruluşların durumları arasındaki farkları da dikkate almaktır.

Bir milyon abonesi ve yüksek reklam geliri bulunan kanal ile yeni kurulmuş küçük bir yerel haber kanalı aynı mali yükümlülük altında bırakılmamalıdır.

Aksi hâlde lisans sistemi sektörü düzenlemek yerine küçük yayıncıları ortadan kaldırabilir.

Gelirden pay alınması hangi geliri kapsayacak?

Dijital yayın gelirlerinden yüzde 1,5 oranında pay alınmasının planlandığı belirtiliyor.

Burada yalnızca orana bakmak yeterli değildir.

Hangi gelirin yayın geliri sayılacağı açıkça belirlenmelidir.

YouTube reklam geliri bu kapsama girebilir. Peki sponsorluk anlaşmaları ne olacak? İzleyicilerin yaptığı bağışlar gelir sayılacak mı? Bir kişinin aynı kanalda hem haber hem de farklı içerikler yayımlaması hâlinde gelir nasıl ayrılacak?

Platformun yurt dışından yaptığı ödemeler hangi yöntemle denetlenecek? Gelir elde etmeyen ancak düzenli yayın yapan kanal da lisans almak zorunda kalacak mı?

Bunlar ayrıntı gibi görülebilir. Fakat uygulamada en büyük uyuşmazlıklar genellikle bu ayrıntılardan çıkar.

Vergi ve mali yükümlülük doğuran bir düzenlemenin açık, öngörülebilir ve denetlenebilir olması gerekir.

“Önce sistemi kuralım, ayrıntıları sonra belirleriz” yaklaşımı hukuk açısından sağlıklı değildir.

Önce sınırlar belirlenmeli, sonra yükümlülük getirilmelidir.

Yapay zekâ denetimi ne kadar güvenilir?

İçeriklerin yapay zekâ ile anlık olarak izlenmesi fikri de gündemde.

Teknoloji elbette büyük kolaylık sağlar. Binlerce saatlik yayının yalnızca insan gücüyle takip edilmesi oldukça zor olabilir. Yapay zekâ belirli kelimeleri, görüntüleri ve tekrar eden içerikleri tespit edebilir.

Fakat bir hukukçu olarak şunu açıkça söylemeliyim:

Yapay zekâ tespit yapabilir, fakat hüküm vermemelidir.

Çünkü hukuk yalnızca kelimelere bakmaz. Bağlama, amaca ve içeriğin sunuluş biçimine de bakar.

Bir gazeteci, eleştirmek amacıyla nefret söylemi içeren bir ifadeyi haber içinde aktarabilir. Bir akademisyen, suçun oluşumunu anlatırken sert ifadeler kullanabilir. Bir mizah programındaki sözler gerçek bir çağrı olarak algılanabilir.

Yapay zekâ, ironiyi veya eleştiriyi her zaman doğru anlayamaz.

Sokak röportajında konuşan vatandaşın sözü de kanalın kendi görüşü gibi değerlendirilebilir.

Bu nedenle yapay zekâ yalnızca ön inceleme aracı olmalıdır. Nihai karar mutlaka insan tarafından verilmelidir.

Üstelik yaptırım uygulanacaksa yayıncıya hangi sözün neden ihlal sayıldığı açıkça bildirilmelidir.

“Algoritma ihlal tespit etti” ifadesi tek başına gerekçe sayılamaz.

Hukuki kararın anlaşılır, denetlenebilir ve itiraza açık olması gerekir.

Sokak röportajlarında sorumluluk kime ait olacak?

Sokak röportajlarının özellikle düzenleme kapsamında anılması ayrıca önem taşıyor.

Sokak röportajı diğer yayın türlerinden farklıdır. Muhabir soruyu sorar. Ancak vatandaşın ne cevap vereceğini önceden bilemez.

Elbette kanalın editoryal sorumluluğu vardır.

Görüntünün nasıl kesildiği, hangi başlığın kullanıldığı, kişinin sözlerinin bağlamından çıkarılıp çıkarılmadığı ve farklı görüşlere yer verilip verilmediği önemlidir.

Ancak röportaj veren kişinin söylediği her söz doğrudan kanalın görüşü kabul edilemez.

Yayıncının sorumluluğu somut olay üzerinden değerlendirilmelidir.

Vatandaşın hukuka aykırı sözü özellikle mi öne çıkarılmıştır? Kişiler hedef gösterilmiş midir? Görüntü yanıltıcı şekilde kurgulanmış mıdır? Kanal bu sözleri desteklemiş midir?

Bu sorulara bakılmadan yalnızca “sokak röportajı yayımlandı” denilerek yaptırım uygulanması doğru olmaz.

Aksi hâlde sokaktaki vatandaşın görüşünü aktarmak başlı başına riskli bir faaliyet hâline gelir.

Bu da toplumun sesinin duyulmasını zorlaştırır.

Bütün kanalın kapatılması en kolay ama en ağır yöntemdir

Dijital yayınlarla ilgili yaptırımlar arasında içerik kaldırma, erişim engeli ve lisans iptali gibi seçenekler gündeme gelebilir.

Burada ölçülülük ilkesi mutlaka korunmalıdır.

Tek bir videoda hukuka aykırılık bulunması hâlinde bütün kanalın erişime kapatılması çoğu zaman ağır bir sonuç doğurur. Çünkü yalnızca tartışmalı içerik değil, yıllar boyunca yayımlanmış binlerce hukuka uygun video da erişilemez hâle gelir.

Hukukun amacı cezalandırmak kadar, ihlali gidermektir.

Sorun tek bir içerikteyse öncelikle o içeriğe yönelik işlem yapılmalıdır. Eksiklik başvuruyla giderilebiliyorsa yayıncıya süre verilmelidir. Savunması alınmadan ve itiraz imkânı tanınmadan ağır yaptırım uygulanmamalıdır.

Kanalın tamamen kapatılması veya lisansın iptali ancak ağır ve tekrarlanan ihlallerde son çare olmalıdır.

Devletin güçlü olması, en ağır yaptırımı hemen kullanması anlamına gelmez.

Gerçek güç, ölçülü davranabilmektir.

Eleştirel yayınlar için ayrı bir hassasiyet gerekir

Dijital haber kanallarının önemli bir bölümü, geleneksel medyada yeterince yer bulamayan görüşlere alan açıyor.

Yerel sorunlar, işçi eylemleri, çevre mücadeleleri, vatandaş şikâyetleri ve siyasi eleştiriler çoğu zaman bu kanallar üzerinden duyuluyor.

Bu nedenle dijital yayınlara yönelik düzenleme yalnızca ticari bir mesele değildir. Basın ve ifade özgürlüğüyle de doğrudan ilgilidir.

Eleştirel bir yayınla hukuka aykırı bir yayın birbirine karıştırılmamalıdır.

Rahatsız edici, sert veya iktidarı eleştiren her ifade ihlal değildir. Demokratik toplumlarda kamu gücünü kullanan kişiler ve kurumlar daha geniş eleştiri sınırlarına katlanmak zorundadır.

Bir yayıncı hata yapabilir ve hukuki sorumluluk doğabilir. Ancak denetim sistemi, eleştirel yayınları sürekli yaptırım tehdidi altında bırakmamalıdır.

Aksi hâlde yayıncılar yalnızca ceza almamak için tartışmalı konulardan uzak durmaya başlar.

Hukukta buna caydırıcı etki denir.

Bir kural doğrudan yasak getirmese bile insanları konuşmaktan vazgeçiriyorsa ifade özgürlüğü üzerinde baskı oluşturabilir.

Kararı veren kurumun kararı da denetlenmelidir

Lisans sisteminin adil olması için yalnızca yayıncıların değil, denetleyen kurumun da açık kurallara bağlı olması gerekir.

Hangi kanalın lisansa tabi olduğuna kim karar verecek? Karar hangi kriterlere dayanacak? Benzer kanallara aynı uygulama yapılacak mı? Yayıncı karar verilmeden önce savunma yapabilecek mi?

İtiraz edildiğinde yayın devam edecek mi? Mahkeme incelemesi ne kadar sürede tamamlanacak?

Bunlar ikinci planda kalan sorular değildir. Hukuki güvencenin temelidir.

Denetim yetkisi genişledikçe, bu yetkinin denetimi de güçlenmelidir.

İdarenin “bu kanal yayıncıdır” demesi tek başına yeterli olmamalıdır. Kararın somut gerekçesi bulunmalıdır.

Yayıncı neden kapsama alındığını anlayabilmeli ve bu karara karşı etkili biçimde itiraz edebilmelidir.

İtiraz sonuçlanana kadar kanalın faaliyetinin tamamen durdurulması ise telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açabilir.

Kuralsızlık da çözüm değildir

Bu noktada yanlış anlaşılmak istemem.

Dijital yayıncılık hiçbir kurala tabi olmasın demiyorum.

Milyonlarca kişiye ulaşan yayıncıların sorumluluk taşıması gerekir. Çocukların korunması, kişilik hakları, nefret söylemi, dezenformasyon ve ticari şeffaflık önemli sorunlardır.

Ancak bu sorunlara çözüm aranırken interneti televizyonun birebir aynısı kabul etmek doğru değildir.

YouTube’da ulusal ölçekte yayın yapan büyük kanallar da bulunuyor, yalnızca kendi ilçesindeki sorunları anlatan küçük içerik üreticileri de.

Haber, yorum, eğlence, canlı yayın ve kişisel paylaşım aynı platformda yan yana duruyor.

Bu kadar farklı yapıyı tek bir lisans sistemine dahil etmek kolay olabilir. Fakat kolay olan her zaman adil değildir.

Düzenleme yapılacaksa farklı yayın modelleri ayrı ayrı ele alınmalıdır.

Büyük ticari kanallarla küçük yayıncılar arasında ayrım yapılmalı, mali yükümlülükler ekonomik güce göre belirlenmeli ve kişisel paylaşımlar açık biçimde kapsam dışında bırakılmalıdır.

Asıl soru lisans değil, sınırdır

Bence tartışmanın merkezine “YouTube kanalları lisanslanmalı mı?” sorusunu koymak eksik kalıyor.

Asıl soru şudur:

Bu lisans sistemi nerede başlayacak ve nerede duracak?

Sınır doğru çizilirse dijital yayıncılıkta sorumluluk ve şeffaflık artabilir.

Sınır belirsiz bırakılırsa küçük yayıncılar, bağımsız gazeteciler ve eleştirel kanallar sürekli yaptırım tehdidi altında kalabilir.

Hukuk, yalnızca zararlı içeriği engellemekle görevli değildir. Toplumun haber alma hakkını ve farklı görüşlerin ifade edilmesini de korumalıdır.

Yayın yapan kişi söylediği sözün sorumluluğunu taşımalıdır.

Ancak bu sorumluluk, konuşabilmek için önceden izin alma zorunluluğuna dönüşmemelidir.

Bugün YouTube için kurulacak sistem, yarın başka sosyal medya platformlarına da uygulanabilir.

Bu nedenle atılacak adım yalnızca bugünü değil, dijital yayıncılığın geleceğini belirleyecektir.

Benim kanaatim açık:

Dijital yayıncılık düzenlenebilir. Büyük ve profesyonel yayın kuruluşlarına makul yükümlülükler getirilebilir. Fakat düzenlemenin kapsamı açık olmalı, küçük yayıncılar korunmalı, yapay zekâ nihai karar mercii hâline getirilmemeli ve ağır yaptırımlar son çare olarak uygulanmalıdır.

Aksi hâlde denetim adı altında ifade özgürlüğünün alanı daralabilir.

Bir YouTube kanalının ne zaman yayıncıya dönüştüğüne elbette hukuk karar verebilir.

Ancak hukuk bunu yaparken şu gerçeği unutmamalıdır:

Yayıncılığı düzenlemek başka, konuşma hakkını izne bağlamak başka şeydir.