14 yaşındaydım. Sevdiğim bir kız vardı. Mini minnacık bir şey… Ama nasıl âşığım, size anlatamam. Ne var ki utancımdan hiçbir zaman ona açılamadım. Şişli’de bir okulda okuyordu, benim okulum Ortaköy’deydi. İstanbul’u bilmeyenler için söyleyeyim; yaklaşık 11 kilometrelik bir mesafe var aramızda. Okul çıkış saatlerimiz arasında ise 55 dakika. Onun çıkışına yetişebilmem için, iki vesaite binmem ve iki kilometre koşmam gerekiyordu. Bazen üç dakika, bazen beş dakika ile kaçırıyordum; kan ter içinde elim bomboş geri dönüyordum. Taksiye binersem 10 dakika önce okul çıkışına gidebiliyordum ama bir haftalık harçlığım bir günde bitiyor ve tüm hafta okula yürüyerek gidip gelmek zorunda kalıyordum. Sonra üçüncü şıkkı buldum: Hiçbir şeye binmeden, kestirmelerden koşarak okul çıkışına yetişebilme ihtimali. Bu ihtimali sevmiştim. Akşamları daha hızlı koşabilmek için dışarı çıkıp antrenman yapmaya başladım. Altı ay gibi kısa bir sürede kondisyonumu geliştirdim, hızımı artırdım. Artık okuldan çıkıp koşarak, onun çıkışına 1 dakika kala olsa da yetişebiliyordum. Ama terden sırılsıklam vaziyette okulun önünde bekleyen bir âşık nasıl görünürse o vaziyetteydim. Halbuki yaptığımız tek şey, onun evine kadar yürümek ve sohbet etmekten ibaretti. Bugün düşündüğümde, ona âşık olduğumu anladığını bile sanmıyorum. Bazen öğretmen tam çıkacağımız sırada bizi beş dakika ödev vermek için tutuyor, daha hızlı koşmama rağmen her seferinde onu kıl payı kaçırıyordum. Bu maraton yaklaşık iki buçuk yıl sürdü. Sonra yakın arkadaşlarımdan Tolga, bir kere bile koşmadan onunla flört etmeye başladı. Ben koşmayı bıraktım. Tolga da bir süre sonra onu bıraktı. Koşmadan platonik sevebileceğim başka bir kız buldum. Yaşanabilecek en sağlıklı platonik aşkı yaşamıştım. Yarısı boş olan kalbimin kardiyosu on numara beş yıldız olmuştu. Geçenlerde Şişli’de yürürken o okulun önünden geçiyordum; aklıma ona duyduğum aşk ve o saf duygular geldi. Sadece koşmak istedim. Sevgililer gününüz kutlu olsun.