Bir toplumun adalet sistemi, yalnızca suçluları cezalandırdığı günlerle değil; kayıpları bulabildiği, ailelerin sorularına cevap verebildiği günlerle de ölçülür. Gülistan Doku dosyası ise yıllardır tam da bu nedenle Türkiye'nin hafızasında kapanmayan bir yara olarak duruyor.

Aradan yıllar geçti.

Operasyonlar yapıldı, gözaltılar yaşandı, tutuklamalar oldu, yeni deliller konuşuldu, yeni isimler dosyaya eklendi. Son olarak iki şüphelinin daha adliyeye sevk edilmesiyle soruşturmada yeni bir sayfa açıldı. Ancak toplumun zihnindeki en temel soru hâlâ aynı:

Gülistan Doku nerede?

İşte asıl mesele de burada başlıyor.

Çünkü bazı dosyalar yalnızca bir ceza soruşturması değildir. Aynı zamanda devletin hafızasını, kurumların işleyişini ve toplumun adalete olan güvenini test eden davalara dönüşür.

Türkiye bunu ilk kez yaşamıyor.

Yıllar boyunca kaybolan çocuklar, faili meçhul cinayetler, cevabı bulunamayan ölümler ve yıllarca süren davalar kamu vicdanında derin izler bıraktı. Her olay farklıydı ama toplumun verdiği tepki aynıydı: "Gerçek ortaya çıksın."

Çünkü insanlar yalnızca bir kişinin cezalandırılmasını istemiyor.

İnsanlar gerçeği öğrenmek istiyor.

Bir annenin, bir babanın yıllarca "Acaba?" sorusuyla yaşaması, belirsizliğin en ağır cezalardan biri olduğunu gösteriyor. Gülistan Doku'nun babası Halit Doku'nun adliye önünde söylediği sözler de aslında yalnızca kendi ailesinin değil, benzer acıları yaşamış binlerce insanın sesi oldu.

"Cenazesi bile ortada yok."

Bu cümle hukuki bir değerlendirmeden çok vicdani bir çığlık.

Bugün dosyada yeni gözaltılar olabilir.

Yarın yeni ifadeler alınabilir.

Belki yeni deliller de ortaya çıkacaktır.

Fakat toplumun beklentisi artık operasyon haberlerinden daha büyük.

İnsanlar, yıllardır çözülemeyen bu dosyanın gerçekten aydınlatılıp aydınlatılamayacağını görmek istiyor.

Burada üzerinde düşünülmesi gereken başka bir konu daha var.

Türkiye'de önemli davaların büyük bölümü, kamuoyunun yoğun ilgisi devam ettiği sürece hızlı ilerliyor. Gündem değiştiğinde ise dosyalar çoğu zaman sessizliğe gömülüyor. Oysa adaletin gündemi olmaz. Adalet, sosyal medyanın konuştuğu günlerde değil, her gün aynı kararlılıkla işlemelidir.

Bir başka gerçek ise teknoloji.

Bugün milyonlarca kamera kaydı tutuluyor, dijital veriler saklanıyor, telefon hareketleri kayıt altına alınıyor. Buna rağmen yıllarca sonuç alınamayan dosyalar olması, ister istemez soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Sorun sadece teknolojide değil; o teknolojinin doğru zamanda, doğru yöntemlerle ve eksiksiz kullanılabilmesinde yatıyor.

Gülistan Doku dosyası bu yönüyle yalnızca geçmişi değil, geleceği de ilgilendiriyor.

Çünkü bu dava nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, benzer olaylarda devlet kurumlarının nasıl hareket edeceğine dair önemli bir referans oluşturacak.

Belki de bu yüzden toplum hâlâ bu dosyayı yakından takip ediyor.

Çünkü mesele yalnızca Gülistan Doku değil.

Mesele, bir insan ortadan kaybolduğunda devletin bütün imkânlarıyla gerçeğe ulaşıp ulaşamayacağıdır.

Mesele, yıllar geçse bile adaletin gecikmesinin normalleşip normalleşmeyeceğidir.

Mesele, ailelerin ömür boyu cevapsız sorularla yaşamaya mahkûm edilip edilmeyeceğidir.

Hukukta sık kullanılan bir söz vardır:

"Geciken adalet, adalet değildir."

Belki bu söz her davada aynı ağırlığı taşımaz.

Ama bazı dosyalar vardır ki, zaman yalnızca takvim yapraklarını değil, toplumun adalet duygusunu da eksiltir.

Gülistan Doku dosyası da işte onlardan biri.

Bu nedenle bugün yaşanan her yeni gelişme yalnızca bir adliye haberi değildir.

Aynı zamanda, Türkiye'nin adalet sistemine duyulan güvenin yeniden inşa edilip edilemeyeceğinin de sessiz bir sınavıdır.