Sabahın altısı...

Şehrin büyük bölümü hâlâ uykudayken bazı sokaklarda hayat çoktan başlamıştır. Servis bekleyen işçiler, elindeki çayı bitirmeden sigarasını söndürmeye çalışan ustalar, montunun cebinde ay sonunu hesaplayan gençler...

Bir fabrikanın önünde beş dakika bekleseniz, ülkenin bütün ekonomik raporlarından daha gerçek bir tablo görürsünüz.

Ben o insanların arasından geldim.

Hayatı, konferans salonlarında değil; vardiya zilinin sesiyle tanıdım. Bir roman kahramanını ilk kez üniversite sıralarında değil, aynı tezgâhın başında yıllarca çalıştığım insanların yüzünde gördüm. Yazmaya başladığımda önümde edebiyat yapmak gibi bir hedef yoktu. Çünkü hayat zaten kendi hikâyesini yazıyordu.

Ben sadece onu kâğıda geçirmek istedim.

Bugün kültür ve sanat üzerine yazacak olmamın nedeni de tam olarak budur.

Çünkü kültür, yalnızca müzelerde sergilenen tablolar değildir.

Sanat sadece gala gecelerinde alkışlanan filmler değildir.

Edebiyat da yalnızca çok satan raflarında duran kitaplardan ibaret değildir.

Kültür dediğimiz şey, sabahın ilk ışığında evinden çıkan işçinin cebindeki ekmektir.

Mahalle arasındaki çocukların top peşinde koşarken kurduğu hayallerdir.

Emekli maaşıyla ay sonunu getirmeye çalışan insanların sessizliğidir.

Bir annenin mutfakta yaptığı hesaptır.

Bir babanın eve eli boş dönmemek için verdiği mücadeledir.

Sanat bunlara bakmıyorsa...

O zaman neye bakıyordur?

Uzun yıllardır kültür sanat dünyasında dikkatimi çeken ortak bir durum var.

Salonlar doluyor.

Festival afişleri hazırlanıyor.

Ödüller dağıtılıyor.

Ancak o salonlarda çoğu zaman hayatın gerçek sahiplerini göremiyoruz.

İşçinin hikâyesi yok.

Çiftçinin sesi yok.

Mahallenin çocukları yok.

Sokak yok.

Fabrika yok.

Bazen düşünüyorum...

Belki de en büyük eksikliğimiz budur.

Hayatı anlatmaya çalışırken hayatın kendisini dışarıda bırakıyoruz.

Ben öykülerimi yazarken hiçbir zaman kahraman aramadım.

Çünkü kahramanlar zaten yanı başımızdaydı.

Bisikletiyle paket dağıtan genç...

Demir tozu içinde çalışan kaynak ustası...

Her gün aynı otobüse binen kadın...

İşsiz kaldığını çocuklarından gizleyen baba...

Ben onların hikâyelerini yazmaya çalıştım.

Çünkü edebiyatın görevi bana göre kusursuz insanlar üretmek değil, gerçek insanları görünür kılmaktır.

Belki de bu yüzden politik öykücülük benim için bir tercih olmadı.

Hayatın doğal sonucu oldu.

Çünkü insan yaşadığı hayatı görmezden gelemez.

Bir yazarın kalemi nereden besleniyorsa, cümleleri de oraya döner.

Benim cümlelerim de hep emeğe döndü.

Bundan sonra bu köşede yalnızca kitaplardan söz etmeyeceğim.

Bir filmi konuşacağız.

Bir tiyatro oyununu konuşacağız.

Bir sergiyi değerlendireceğiz.

Bazen bir şiiri...

Bazen bir sokağı...

Ama bütün bunlara aynı yerden bakacağız.

Hayatın içinden.

Çünkü sanatı toplumdan ayırdığımız gün, geriye yalnızca süslü cümleler kalır.

Ben süslü cümlelerin peşinde değilim.

İnsanın peşindeyim.

Belki aynı fikirde olmayacağız.

Belki tartışacağız.

Belki eleştireceğiz.

Ama her yazıda ortak bir derdimiz olacak.

Unutulanları hatırlamak.

Sessiz bırakılanları konuşturmak.

Ve kültür sanatın yalnızca belirli salonlara değil, hayatın tamamına ait olduğunu yeniden hatırlatmak.

Kalemim bundan sonra da emeğin, insanın ve hakikatin izini sürmeye devam edecek.

Çünkü ben inanıyorum ki...

Bir toplumun en güçlü romanı, en büyük şiiri ve en etkileyici tiyatrosu; önce kendi insanını görebildiği gün yazılmaya başlanır.